1 Mayıs 2014 Perşembe

YOK OLAN KAVRAM


 Ahlak dediğimiz nedir?Terimsel olarak köküne indiğimizde ahlak kelimesi kendisinden türetilen arapça ''hulk(huluk)'' kelimesi ile İngilizce karşılığı ''moral'' olan,Latince de ''moralis'' kelimeleri anlam olarak birbirlerine yakındır.Arapça hulk,Latince molaris de huy,karakter,hal ve hareket gibi manalara gelir.Ahlak denilen fenomen üzerine düşünmede dahildir.Ahlak ilk insanın yaratılışından günümüze kadar varolan bir kavram ve bunun dahilinde oluşan hareketler bütünüdür.Ahlak her taraftan yaşantımızın içinde olup izlediğimiz yol,seçimlerimiz,tereddütlerimiz,vicdanımız,ölçmelerimizin hepsi ahlak etrafında dönmektedir.Bu sebeple ahlak içinde barındırdığı hususları doğru-yanlış,güzel-çirkin,iyi-kötü kavramları dahilinde sınıflandırmaktadır.Geçmişten günümüze hitap eden ve her toplumda kabul edilir bir kavramsa ahlak evrenseldir diyebiliriz.Fakat her toplumda bulunan bu ahlak anlayışı da aynıdır diyebilir miyiz?Yoksa sadece kavram(sözlük anlamı) olarak mı evrenseldir.Bu sonuca varmak çokta zordeğil toplumlara ve toplumlar dahilinde oluşan ayrışmalara baktığımızda ortak bir ahlak kavramı etrafında herkesin farklı farklı temellendirdiği ve meydana çıkan farklı ahlak oluşumlarını görüyoruz.Bu ayrışmanın sebebine inecek olursak ahlak temellendirmesinde ki farklılıklar çıkacaktır karşımıza.Bu farklı ahlak anlayışları etrafında her birinin kendine özgü yüksek yaşama gayesi vardır.Bu gayeye inananlar olduğu sürece de yürürlükte kalır.Her inanan kendi ahlak anlayışının en doğrusu olduğuna ve herkesin bu ahlak anlayışı çatısında toplanmasını ister,ötekileştirmeler başlar.Ötekileştiren ahlakçılar kendinden emin olup bir başkasıyla aynı düzeyde olmadığını düşünür.Başkaları diye isimlendirdiklerimiz ise kendilerini itaati altına almak isteyen ahlak anlayışına yanaşmazlar.Bu yanaşmamaların asıl sebebi iyi-kötü,yanlış-doğru anlayışlarının uyuşmamasıdır.Peki ahlakın temeli nasıl ve nerededir?Bu mutlak olan asıl ahlak yüzlerce ahlak anlayışı içerisinde hangisidir?Ayrışmalara netlik kazandırmak adına insanda ahlakı temellendirmeliyiz ki uyarlamaya geçtiğinde iyi ve güzel olan elde edilebilsin.Her insan iyiliğe ve güzelliğe meyilli doğar fakat doğduğu gib kalmaz.John Locke ''İnsaan zihni doğuştan boş bir levhadır.'' diyerek cüzi iradesi doğrultusunda yönelimleri,kararları,seçimleri ona şekil verir demek istemiş olamaz mı?Ahlak felsefesi başlığı altında adı duyulmayan bir çok düşünür,filozof görüşleri temellendirildiğinde aynı düzleme çıkmaktadır.Sofistler evrensel bir ahlak olmadığını savunurken,evrensel ahlak vardır diyen ve bunu temellerle açıklayan Sokrates,platon,Aristoteles,Farabi,Kant ve daha bir çoğu ahlakı farklı noktalardan ele alıp farklı temellendirmişlerdir.Görüşleri aynı olmasa bile ahlakın evrenselliğini söylemleriyle günümüze taşımışlardır.Ahlak Kant için ödev ahlakı,farabi için iradeyi kullanma düşünme gücü,platon için idealar dünyası,iyi ideası,sokrates için bilgili,erdemli ve mutlu insan olmuştur.Bütün bu düşünürlerin görüşlerinin temelinde insanoğlunun ne kadar farklı düşünürse düşünsün farkl temellerinin sonucunda bile aynı yere varıp ''yokluğunu çektikleri bir yaratıcının'' varlığını ruhlarıyla bulduklarını anlarız.Özlerinde olanı,inkar edilemez gerçeği bir labirent gibi farklı koridorlarda arayıp aynı odada buluşturmasıydı evrensel ahlak.Bu düşünürleri o yola çıkaran iç güdüleriydi.                    
Sanatelsefesini ele aldığımızda insanın güzele olan yöneliminin bir kanıtı niteliğindedir aslında.
Güzelliğin kaynağı nedir sorusuna Platon idea güzelin iyi iyinin güzel olduğu,Plotinos ruhun arınması,estetiğn kurucusu Baumgarten duyumsal bilginin mükemmelliği,Shelling sonsuzun sonlu olarak gösterilmesi,Hegel ise güzel olan hakikattir demiştir.Ve daha birçok cevap verilmiştir güzele dair.İnsanların iyiyi,güzeli bu kadar yüceltmesi,kötüden arınmak için sanatla iyiye güzele,estetiğe yönelimleri içsel bir duygu olup ahlak felsefesi kapsamında değerlendirilmelidir.İnsanın özüne dönüşü,varlığın var olup olmadığı sorunu,varlık yoktur diyenlerden tutun varlığın ne olduğu problemine çözüm önerisi getiren varlık oluştur,varlık ideadır,varlık maddedir,varlık özdür,varlık hem madde hem düşüncedir diyen Marks,Demokritos,Decartes,Husserl,Hegel,Herakleitos ve daha bir çoğu ''yok olanı'' var etmeye çalışmıştır.Kimi bildiği,gördüğü,dokunabildiği şeylerde varlığı maddeselleştirmiş varlığı ama aranan hep bir varlıktır.İnsanoğlunun kendi bilgileriyle üstesinden gelemeyeceği boşluk,bilinmezlikÇağımızın sorunu ruhsal bozukluklar.Bu boşluğu ancak bir inanç doldurabilir.Görülmeyene,duyulmayana,bilinen tek yaratıcıya.Sanat felsefesinin,Varlık felsefesinin,Bilgi felsefesinin aradığı hatta siyaset felsefesinin ütopyaları bile buna dahildir.İdeali,doğruyu,varlığı,sonluyu,sonsuzu,maddeyi açıklayan inançtır.İnsanın yönelimleri,kötülükleri,iyilikleri,cüzi iradesini kullanarak aldığı karar doğrultusunda yaşadıkları sonsuzluğunda ödeyeceği bedele dahildir.Sonsuzluk vardır,varlık vardır,ruh vardır,güzel,estetik,sanat,çirkin de vardır ve bunların hepsini kuşatanyaratan bunları düşündüren bir VARLIK mutlak varlık tabiki vardır.
Bizim aradığımız,inandığımız ahlak hangisi olmalı peki?
            Ahlak felsefesinin temel kavramları üzerinden gidersek iyi-kötü şöyle açıklanmıştır;ahlak açısından değerli ve istenir olan ''iyi'' istenmeyen ''kötü''dür.Özgürlük;zorlama yokluğudur.Sorumluluk;kişilik kazanmış bireyin yaptığı davranışların sonuçlarını üstlenmesidir.Erdem(fazilet);iredenin ahlaksal iyiye yönelmesidir.Vicdan,öutluluk,ahlak yasaları,ahlaksal kararlar,ahlaki eylemler ve evrensel ahlak yasasının varlığı problemi bir çok düşünür tarafından farklı açılmıştır.
       Evrensel ahlakı reddedilmiş;Hedoizm(haz ahlakı),Egoizm(bencillik ahlakı),Anarşizm(kuralsızlık).Hobbes ''kendini koruma,kendini sevme'',F.Nietzsche ''köle ahlakını'' savunup temellendirmiştir.
    Evrensel ahlakı kabul edenler ise;
Evrensel ahlakı subjektif temele dayandıranlar
-Evrensel ahlak yasası vardır.
-Bu yasa varlığını insanın özel yaşamından alır.
Ahlak kuramları ise kendi arasında 2 ye ayrılmıştır.
1.Faydacı ahlak kuramı''çoğunluk için haz ve mutluluk''
2.Sezgici ahlak kuramı;sezgiyle doğru bilgi ve ahlaki eyleme ulaşılır.
Evrensel ahlakı objektif temele dayandıranlar ise
-Evrensel ahlak yasası vardır.
-Bu yasa varlığını insandan bağımsız olarak varolan gerçeklerden alır.
Bu görüşleri savunan Sokrates,Platon(idealar dünyası),Aristoteles,Farabi,Kant'a göre ise Ödev ahlakının amacı mutluluk olamaz mutluluk özneldir.İyiyi isteme ve ahlak yasasında 2 buyruk vardır.
1.Hipotetik imperatif (koşullu buyruk)
2.Kategorik imperatif(koşuşsuz,zorunlu buyruk)
Kant için niyet iyiyse davranış ahlaklıdır.
Bütün bu ahlak felsefesi düşünürleri duyumlarıyla bir sonuca varıp buna inanıp günümüze kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir fikirleriyle.Bu duyuları yaratılıştan gelmiş olup bize yol göstermek için gönderilen kitapta tarihsel süreci,düşünürlerin çelişkilerini,doğruyu,yanlışı anlamamız için vardır.                                                  
Bize gönderilen kitapta varlık şöyle temellendirilir;
Kur'an bir yaratıcının varlığının şüphe edilemeyecek kadar açık olduğunu şu şekilde ifade etmektedir;''Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphen mi var?(İbrahim Suresi:10)
Kur'an yine bu gerçeği şöyle dile getirir;''Kesin olarak inananlara,yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığının nice delilleri vardır;görmez misiniz?(Zariyat suresı:20-21)                                                              
Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar?Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?(Tur suresi:35)
    Bununla beraber Hz.Muhammed Allah'ın varlığını anlamamız için yarattıkları hakkında düşünmemizi öğütlemiştir.''Allah'ın varlığını ve birliğini bulmak için göklere bakın,yeryüzüne bakın,kendinize bakın.Bütün bunların yaratılışındaki incelikleri düşünün.Çünkü bunlar Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren delillerdir.''
Hz.İbrahim'de böyle bulmamış mıydı putlar arasından Tanrıyı.
     Filozofların bazıları ahlakı hazza,nefse,zevke,maddi bir menfaate dayandırmak istemişlerdir.Halbuki bunların hiç biri ahlak için yeterli bir dayanak ve insana ebedi huzur kaynağı olmamıştır.
     Bir gerçek vardır.Ve ''Arayanlardan ol'' dedi.Yoksa aramayı bırakanlardan yada denememişlerden biri olacaksın sen de sonunda..Onlardan biri olduğundaysa;kaybolanlardansındır.Kaybolduğunu bilmeyen en büyük kayıpta olanlardır oysa.Zaman zaman hakikat yolunda savrulacak olsan da o cüzi aklının oyunlarıyla;yılma.Çünkü;yürümeyi deneyenlerden olmak dahi,marifet olacaktır bu yolda.Sen sen ol,kapama asla gözlerini yüreğine.Ve unutma aramakla bulunamıyor olsa da,bulanlar sadece arayanlardır bu oyunda;ancak sabır,gayret ve istikrarla.''
      Bazı inanmayanlara gelince onları uyarsan da uyarmasan da fark etmez;onlar iman etmezler.Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir,onların gözlerinde perde vardır.Onları büyük bir azap beklemektedir.(Bakara Suresi:7)
  Yaratılan ilk insandan bugüne inançsızlığın ve ahlaksızlığın umumi bir hal almasıyla yok olan kavimler bize bunu açıklamaktadır.Ulaşılması gereken gerçek ahlak inançta ve bu inanca yönelmenin temelindedir.Bütün günlük uğraşlar,nefsi tatminlikler,sahte ilişkiler hepsinin ötesinde bir gerçek vardır.Filozofların bir kısmı islamiyeti kabul etmemiş dahi olsa ahlak üzerine islamiyette söylenenlere yakın söylemler içermiştir fakat temellendirememişlerdir.
       Ve diyebiliriz ki ahlak hak din ile temellendirildiğinde bütün bir insanlık için ''evrensel'' nitelik kazanacaktır.O zaman ahlak yalnızca hakikat çerçevesindeyken ahlaktır.




                                                                               Zeynep Sena Tuna
                                                                                01.05.2014

20 Nisan 2013 Cumartesi

UZAKLIK

     Kimi zaman en yakınlarındır sana en uzak olan,en çok hissettiklerin belki de.Ancak onlar da hissettiğin yakınlığı hissedemediğin de uzaklık kavramı varlığını gösterir.Artık farklı bir kelime daha öğreniyorsundur hayattan.Her zaman sevilebilir mi yakın olan,uzak olduğu vakitte de.Koşulsuz sevebilmekti belki de asıl olan.Hiç görülmedik yerlere yolculuğa çıkmak kadar heyecan verici,bir başkasına çıkılan yolculuktu.
    Onda kimsenin göremediklerini görebilmekti.Hep öyle kalması için çabalamak.Kendinden çok onunla uğraşmak,emek vermek.Kendin olmaktan verilen ödünlerdi belki de hataya atılan ilk adımlar.Onları dahi sevebiliyordu birlikte yaşandığı için pişmanlık duymuyordu ya da sadece kendini rahatlatıyordu.Bir vakit her şeyi onda gördüğü insan hislerini kaybetmişti.En büyük hissedişleri yaşadığı kişi yoktu.Olsa bile artık saatlerce baktığı,yüzünün her köşesini ezberlediği,hissedilen ruh yerinde değildi.Bunu hala kabullenemiyordu.Herkes farklı görse de,ona sırf bu yüzden kızsalar da hala bir şeyleri ispatlamaya çalışıyordu.Yapılan hatalar umrunda değildi,farklı olduğunu biliyordu,onun öyle biri olduğunu kabullenemeyişti belki de tek çıkmazı.
Bir gün anlatmaya çalışırken onun öyle biri olmadığını karşı taraftan gelen cevap değiştirmişti doğruluğuna inandığı duygularını.''Belki de sen onun en güzel yanlarını,masumiyetini görebilmek için,onu sevebilmek için herkesten çok çabaladığından,görmek istediğine inanmıştın bu zamana kadar.''Bu doğru olabilir miydi?Hiç mi tanıyamamıştı bunca vakit?Birlikte geçirilen her saniye anlamsızlaşmış mıydı?
     İnsan hep inandığını görmek istiyordu bu doğruydu.Sevilen belki de insanın iç yansımasıydı bir vakit gördüğü,dokunduğu,hissettiği bu hayatta.İnancını sağlam tutmaya çalıştığı,bunun için çabaladığı en zayıf anlardaydı gerçek sevgi.İnandığını ve gördüğünü bir kılmaya çalışmaktı gerçek emek.Kim ne kadar haklı diye bakmadan sırf onun için bir şeyler yapabilmekti.Ya da hala gerçek sevgiye inancını kaybetmemek için çabalamasıydı bu bahaneler de insanın iç çatışması.Belki de hayat kendimizle verdiğimiz zaman,mekan ve duruma göre değişen ama hep süregelen çatışmalardan ibaretti.Hissedilen hiçbir şey uzak olamazdı insana..

15 Nisan 2013 Pazartesi

DANS ET KARANLIKLARDA

         Ve bir ses beliriyordu gecenin zifiri karanlığını kaybetmeye yüz tuttuğu o dakikalarda.Bilinmek istiyordu çığlıklarıyla.Boş sokaklarda dolaşıyordu tek başına,varoluşu irdeliyordu,kendini alamıyordu sorulardan.Bir gölge beliriyordu sokak lambasının ilersinde seçilemeyen flu bir gölge dans etmeye başlıyordu umarsızca.Ruhlarımızdı onlar yarım kalmışlığımızın tamamlayıcıları,her gece buluşmalarımızın şahidi.
          Sevmişlerdi bu saatleri birlikte geçen geceleri,yalnızca biz olan dakikaları,hep dans edeceklerdi her gece buluşup zifiri karanlıklarda besteleri yankılanırken sokaklar da hayat bu çığlıklarını duyuracaklardı tüm dünyaya.Dans ederek gezebilirlerdi geceleri dünyayı hayalleri yarım kalmazdı.O saatlerde uyumayan kim varsa belki de duyabilirlerdi aşkı,görebilirlerdi gerçeği.
      Tüm anlamsızlıklardan arındığında ruhlar,hissedilebilen tek gerçeklik büyülemişti onları.Bu her gece devam edecekti ta ki sonsuzluğa ulaşana kadar.Yorgun düşüp uyurken kirpiklerine dokunan bir el kadar sıcak,samimi,hissedilir ve masum kalabilen her şeye..
                                                                                 ZST.  19.02.2013

İNSAN BAZEN..

   Hiç bilinmedik yerlere hiç tanınmadık yüzlere ihtiyacı olur bazen insanın.En yakınlarında o samimiyeti hissedemediği olur.Bilinmezliği ister bazen sadece varoluşu düşünmek onu rahatlatır.Her şey onu sıkabilir hissedişini kaybettiğini görmek istemez insanların.Olduğuna inandığını,olamayışı gibi görmek istemez bazen.
   Gördüğü hiçbir somutluk onu tatmin edemez,dokunuşlar yetersizleşir,anlamı kalmaz hiç bir hissedişin var olamıyorsan şayet.İnsan bazen birini kendi gibi hissetmek ister en az kendisi kadar yakın,en kayıtsız en şartsız,saf olanı görmek ister.
   Temiz kalabilen bir şeyleri hissetmek ister insan bu varoluşta.Hiçbir beklenti gütmeden sadece masumiyeti seyretmek.Bir sözcüğü,bir mısrayı,bir melodiyi,sıcak bir rüzgarı,yağmur kokusunun o tazeleyici ferahlığını,eşsiz gecenin karanlığını,gizemini,korkutucu serinliğini,yaz gecelerinin neşesini,kış gecelerinin bitmezliğini..İnsan bazen çok şey ister belki de.İnsan bazen sadece ister aslında.

YALNIZLIK

      Gün ağarmak üzereydi.Bütün gece uyuyamamıştı.Kafasını karıştıran milyonlarca soru vardı.Fakat o bunları düşünmüyordu.Gecenin sessizliği büyülemişti onu.Bütün kalabalıklardan arındığında sokaklar,hissedilir bir şeyler kalabiliyordu geriye.Bir kaldırım taşının soğukluğu,yağmurdan sonra esen serin rüzgarın beraberinde asfaltla karışık toprak kokusu doluyordu ciğerlerine,küçük bir su birikintisine damlayan yağmur taneleri kadar telaşlıydı,kuş sesleri kadar cıvıltılı hissetmek istiyordu hayatı en içinde fakat başı boş gezinen köpekler daha özgürdü bizlerden,daha çok gerçekle içiçeydi yaşayışları.Terk edilmiş sokağın,viraneye dönmüş bir evinin bahçesinde sığınacak yer bulduğu için mutlu olan o yalnız köpekten dahi daha fazla yalnızdı,koca kalabalıklar içinde insanoğlu.Neydi onu bu derece yalnızlaştıran dünya da?Yaratılışa olan inancını kaybetmesi mi?Hiç düşünmüş müydü ki?Belki de hiç sorgulayamayışındandı kendini, boşluğa düşüşü.Hep bir başka yerde arıyordu sebepleri başkasında bulmak daha kolay oluyordu.Benliğiyle yolculuğa çıkmaktansa bunu tercih ediyordu nihayetin de karışıktı o yollar,belki de kapanmıştı kim bilir. Biliyor muydu ki o yolları?Kaybolmaktan korkuyordu belki de.
    Tek başınayken yalnızdı ama kalabalıklarda da yalnızdı,zordu hayat.Hisleri de onu terk etmişti artık.Zevk aldığı her ne varsa anlamsızdı.Sex,para,sigara,alkol,uyuşturucu anlık mutlu oluyordu belki de ”carpe diem”di sloganı.Latin edebiyatının ünlü şairi Horatius’un bir dizesinde geçen anı yaşa,günü yakala.Peki bu muydu anı yaşamak?Kastedilen anlamı ne kadar da çıkmıştı ekseninden,günlük zevklere bir kılıf görevini üstlenmişti o kelime,artık sözlük anlamı kalkmıştı ifadelerin.Ne de olsa kaçıncı yüzyıldaydık.O derece uzaklaşmıştık hayattan,gerçeklerden hep bir kaçış.Derinlemesine düşünmemekti aslolan hiçbir şeyi,yüzelsel yaşamaktı gaye.Ne yapacağını bilememe,hayatı anlamsızlaştırma.Aynaya baktığında gözlerini görüyordu,kirpikleri,dudaklarını seviyordu.Kaç kişiyi öpmüştü bir an o geldi aklına.Elleri,parmakları,vücudu bundan öte değildi çünkü görebildikleri.Hisleri beraberinde görme yetisini de peşinde götürmüştü.Şimdi gerçekten yalnızdı.Onun olanlar onda değildi.Farkında mıydı dersiniz,sanmıyorum.Hiç onun olmuşlar mıydı?Yaratılıştan verilen her şey onun muydu?Sahiplenme eğilimi en büyük oyunuydu belkide benliğin,insanlara oynadığı.
      Her şeye sahip olmak istemek.Hep daha fazlasını,sende olanın yetmemesi,hep daha iyisini,seviyorduk ama yapmayın sizde!Kapitalist düzene alışmıştık tüketici haklarımız bile vardı üstelik.Evreni düşünüyordu.Sonsuz bir uyum.Tanrı neden yaratmıştı bizi,yarattıysa neden öteliyordu yanlış yaşayanları?Şeytan neden şeytandı,peki inanmamasına rağmen kendini neden ötelenmiş gibi hissediyordu?Biliyordu belki de bazı şeyleri fakat bildiklerinin yetmediği sorular vardı aklında bunlara cevap bulamayınca inanmamaya başladı. İnandıklarının gerekleriydi belki de onu korkutan.Yaşarken kolaydı her şey.Bu yüzden yaşadıklarına inanmaya başlamıştı.Ne mi yaşıyordu?Canı ne isterse onu yaşıyordu.Sonra da hissedemediği için sorguluyordu Tanrı’yı,yaratılışı,doğruyu,yanlışı,gerçekliği,kısaca her şeyi.Dönmesi gereken tek bir yer vardı aslında ”benliği”.Tevrat İncil Kur’an okuduğu ne varsa şimdiye kadar hiç biri tamamlayamamıştı onu.Öyleyse böyle yaşamaya devam etmeliydi.
    Gerçekten istediği zaman bulabilirdi ancak doğruyu.Gerçekten arayanlar,yalnızca bulanlardır.Delice istemeliydi belki de sevişmek gibi.En sevdiği,sahip olduğu en değerli eşyalarını istediği gibi tutkulu,ısrarcı.Belki o vakit inancı geri gelebilirdi gerçeğe dair.Günümüz insanının yalnızlığı,iç sıkıntısı,dev binalar içindeki çaresizliği,metre karelerce büyüklükte ki binalara belki de deniz kenarında ki bir yalıya dahi sığamaması bu yüzdendi.Ruhlarını hapsetmişlerdi dört duvar arasına.Sokaklarda ki kalabalıklar yanıltmasın sizi.Onlar yalnızca biz özgürüz diye bağıran,her fırsatta kullandıkları belkide kullandırdıkları bedenleriydi.Bedenini yıprattıkça ruhun terkedişi,kayıp bir benlik,kişilik yoksunluğu ve hissizleşen ”ÖZGÜR”bedenlere..
                                                                      
                                                                                          ZST.      13.04.2013        

MUTLULUK

    Küçük bir çocukken hepimize yetiyordu bir şeker,çikolata ya da bir balon.Ağlıyorsak susuyorduk,gülüyorduk mutlu oluyorduk.Neydi bize o günlerde yetipte şimdi yetemeyen?Hala mutlu edemez mi bir balon?Bu kadar mı katılaştı içimizde ki duygular?Neden içimizdeki çocukla konuşmuyoruz?Yoksa oda mı küstü bize?Yaşadıklarımızdan,yaşattıklarımızdan dolayı oda mı kızıyor?Bu yüzden mi bir balona kanmıyor?İçimizdeki çocuğu yok mu ediyoruz?Yoksa oda mı bizimle birlikte büyüyor?Neden üzüyoruz onu neden konuşmuyor bizimle neden bir şeyleri masum bırakamıyoruz?Evet içine düştüğümüz dünya bize bir şeyler sunarken masumiyeti bedel olarak mı istedi yoksa?Yoksa bizde bunu kabul mu ettik?Kaybettiklerimizi düşündük mü hiç kazandıklarımıza sevinmekten fırsat kalınca.Yapabilirdik aslında düşünebilirdik.Neydi bizi diğer canlılardan üstün kılan bu değil miydi?Peki neden düşünmedik?Çocukken mutlu olmamızın sebebi belkide düşünecek şeylerimizin azlığı mıydı?İnsanı düşünmek mutsuz mu eder ne yani?Düşündükçe mutlu olamaz mıyız?
      Bir şiiri,bir mısrayı,bir kelimeyi sevemez miyiz onu hissedip anlamlı bulamaz mıydık?Anlam ararken yoruluyor muyuz bazen?Yüklediğimiz anlamları bizde mi beğenmiyoruz zaman ilerlediğinde?Peki biz nelere anlam yüklüyoruz?Bir zaman anlamlı bulduğumuz şey nasıl oluyorda yitiriyor anlamını?Belkide yanlış şeylere yüklemişizdir anlamı hissedişi.Gerçeği aramanın yalnızca bir basamağıydı hatalarımız oysa ki.Seni sen yapan hataların.”Neden onlara üzülüyorsun” diye sesleniyor içindeki çocuk.Ne cevap vereceksin çocuğa?Ufacık bir çocuk seni teselli etmeye çalışıyor göz göre göre yaptığın hatalarına.Gülüyorsun kendine.Gülümsüyor sana çocuk.”Hadi bir oyun oynayalım” diyor ”Adı mutluluk oyunu olsun.Ben saklanayım,sende beni bul olur mu?” dediğinde durup düşünüyorsun.İçimdeki çocuğu bulmayı unutmuşum hayatın akışında yıllar önce kaybettiğin belki de saniyeler önce kaybettiklerin geliyor aklına.O çocuk orada senin onu bulmanı bekliyor ve insan bir balona sevinebiliyor,çikolatayla mutlu olabiliyor onu bulduğunda:)      
                                         
                                                                                           ZST.  13.01.2013

HİÇ

         Hiç hiç yazılır mı diye düşündünüz mü?
   Ne hissettiğinizi bilmeden öylece durduğunuz dakikalar da belki bir halı desenine belkide kaldırım taşına kitlendiği oldu mu gözlerinizin yada hissettiğinizi yaşayamadığınız en zayıf ,en sıcak, en korunaksız sadece sevgiyle bir şeyleri istediniz mi hiç?Varoluşu düşündünüz mü, en derinlemesine sizi saptıran duygularınızla yüzleştiğiniz oldu mu hiç?yaşarken neleri sevdiğinizi gerçekten biliyor musunuz peki sevdiklerinizi de sorgulayabildiğiniz oldu mu hiç?Bazen sevdiğiniz ne varsa onu bile yapmak istemediğiniz oldu mu hiç?peki bütün bunların ötesinde en sevilenden vazgeçtiğiniz oldu mu hiç?
    Sonsuzluğa inanır mısınız ,inanılmalı mı ,sonsuzluk var mıydı?hangi sonsuzluktan bahsediyoruz.Hayat olandan, hem yaşanılan hemde yaşanılacak olandan, yarım bırakılan her şeyin bir tamamlayışı olduğundan ,algılanamayacak gerçeklikten ,ruhların devam ettiği bir evrenden, saptırılmış gayelerin ve isteklerimizin ötesinde, masum kalabilen ruhlarımızdan bahsetmek istiyorum.Ruhsuzlaşmak bunu neden kullanırız yaşayışımızın körelttiği bir yerde ruhlarımız mı yoksa?Hissetmeden yaşanılan her şey eksiktir ,hiç gerçekten hissettiniz mi?Kendinize küstünüz mü hiç yoksa küsecek kadar konuşmadınız mı kendinizle?kendinize sustuğunuz dakikalar oldu mu hiç?Susunca geçti mi peki?Hiç geçmesini istemeden hissettiğiniz şeyler olmadı mı yoksa?sonunu düşünmeden yaşadınız mı hayatı o kadar cesur olabildiniz mi?
    Kendimizle dahi yüzleşemezken ne cesaretinden bahsediyoruz ki.Kızdığınız insanlar olmuştur mutlaka en kızılacak şeye dahi kızmamayı becerebildik mi hiç?Yoksa her zaman yaptığımız gibi yine mi nefsimize yenildik.Şartların neden hep iyi gitmesini bekleriz bunu düşündünüz mü hiç?kötü gitse ne olacak sanki yada iyi gittiğinde daha mı mutlu olacağız hep bu inançla yaşıyoruz.İnanmak olmayan bir şeye ,sadece bir isteğe ,yaşamadığımız aslında içinde bulunmadığın her durumu isteme eğilimi, insanoğlunun en aciz istekleri ,mutluluk sende olmayanlarla olacak inancı, oysa ki mutluluk elindekileri en iyi şekilde sahip çıkmak olamaz mıydı hiç?Sonsuz sevgi ve vericilik annelere mi aittir yalnızca.Sizin hiç bir şeyiniz olmayan biri hayatınıza girip size en anlamlı ,en hissedilir, en değerli ,en zayıf ,en aciz ,en kendisi olan hayattan,bir parça yaşatamaz mıydı kızsak bile sevemez miydik?Kötülükler karşılıklı olmak zorunda mıydı?Hissettiğin ve inandığın her şeyde sen varsın olsaydı düşüncemiz, belkide yaşayabilirdik anlamlı.
    Hata yapmak kötü bir şey olmaktan çıktıysa hata yapmamak ne anlam taşıyacaktı.Anlamını yitiren daha bir çok değeri düşündüğünüz oldu mu hiç?Bana kalırsa hiçleri düşünmeliyiz hiçler bizi her şey yapan en ince noktalardır belkide bunuda düşünmedik hiç :)
                                                                             ZST. 24.12.2012