20 Nisan 2013 Cumartesi

UZAKLIK

     Kimi zaman en yakınlarındır sana en uzak olan,en çok hissettiklerin belki de.Ancak onlar da hissettiğin yakınlığı hissedemediğin de uzaklık kavramı varlığını gösterir.Artık farklı bir kelime daha öğreniyorsundur hayattan.Her zaman sevilebilir mi yakın olan,uzak olduğu vakitte de.Koşulsuz sevebilmekti belki de asıl olan.Hiç görülmedik yerlere yolculuğa çıkmak kadar heyecan verici,bir başkasına çıkılan yolculuktu.
    Onda kimsenin göremediklerini görebilmekti.Hep öyle kalması için çabalamak.Kendinden çok onunla uğraşmak,emek vermek.Kendin olmaktan verilen ödünlerdi belki de hataya atılan ilk adımlar.Onları dahi sevebiliyordu birlikte yaşandığı için pişmanlık duymuyordu ya da sadece kendini rahatlatıyordu.Bir vakit her şeyi onda gördüğü insan hislerini kaybetmişti.En büyük hissedişleri yaşadığı kişi yoktu.Olsa bile artık saatlerce baktığı,yüzünün her köşesini ezberlediği,hissedilen ruh yerinde değildi.Bunu hala kabullenemiyordu.Herkes farklı görse de,ona sırf bu yüzden kızsalar da hala bir şeyleri ispatlamaya çalışıyordu.Yapılan hatalar umrunda değildi,farklı olduğunu biliyordu,onun öyle biri olduğunu kabullenemeyişti belki de tek çıkmazı.
Bir gün anlatmaya çalışırken onun öyle biri olmadığını karşı taraftan gelen cevap değiştirmişti doğruluğuna inandığı duygularını.''Belki de sen onun en güzel yanlarını,masumiyetini görebilmek için,onu sevebilmek için herkesten çok çabaladığından,görmek istediğine inanmıştın bu zamana kadar.''Bu doğru olabilir miydi?Hiç mi tanıyamamıştı bunca vakit?Birlikte geçirilen her saniye anlamsızlaşmış mıydı?
     İnsan hep inandığını görmek istiyordu bu doğruydu.Sevilen belki de insanın iç yansımasıydı bir vakit gördüğü,dokunduğu,hissettiği bu hayatta.İnancını sağlam tutmaya çalıştığı,bunun için çabaladığı en zayıf anlardaydı gerçek sevgi.İnandığını ve gördüğünü bir kılmaya çalışmaktı gerçek emek.Kim ne kadar haklı diye bakmadan sırf onun için bir şeyler yapabilmekti.Ya da hala gerçek sevgiye inancını kaybetmemek için çabalamasıydı bu bahaneler de insanın iç çatışması.Belki de hayat kendimizle verdiğimiz zaman,mekan ve duruma göre değişen ama hep süregelen çatışmalardan ibaretti.Hissedilen hiçbir şey uzak olamazdı insana..

15 Nisan 2013 Pazartesi

DANS ET KARANLIKLARDA

         Ve bir ses beliriyordu gecenin zifiri karanlığını kaybetmeye yüz tuttuğu o dakikalarda.Bilinmek istiyordu çığlıklarıyla.Boş sokaklarda dolaşıyordu tek başına,varoluşu irdeliyordu,kendini alamıyordu sorulardan.Bir gölge beliriyordu sokak lambasının ilersinde seçilemeyen flu bir gölge dans etmeye başlıyordu umarsızca.Ruhlarımızdı onlar yarım kalmışlığımızın tamamlayıcıları,her gece buluşmalarımızın şahidi.
          Sevmişlerdi bu saatleri birlikte geçen geceleri,yalnızca biz olan dakikaları,hep dans edeceklerdi her gece buluşup zifiri karanlıklarda besteleri yankılanırken sokaklar da hayat bu çığlıklarını duyuracaklardı tüm dünyaya.Dans ederek gezebilirlerdi geceleri dünyayı hayalleri yarım kalmazdı.O saatlerde uyumayan kim varsa belki de duyabilirlerdi aşkı,görebilirlerdi gerçeği.
      Tüm anlamsızlıklardan arındığında ruhlar,hissedilebilen tek gerçeklik büyülemişti onları.Bu her gece devam edecekti ta ki sonsuzluğa ulaşana kadar.Yorgun düşüp uyurken kirpiklerine dokunan bir el kadar sıcak,samimi,hissedilir ve masum kalabilen her şeye..
                                                                                 ZST.  19.02.2013

İNSAN BAZEN..

   Hiç bilinmedik yerlere hiç tanınmadık yüzlere ihtiyacı olur bazen insanın.En yakınlarında o samimiyeti hissedemediği olur.Bilinmezliği ister bazen sadece varoluşu düşünmek onu rahatlatır.Her şey onu sıkabilir hissedişini kaybettiğini görmek istemez insanların.Olduğuna inandığını,olamayışı gibi görmek istemez bazen.
   Gördüğü hiçbir somutluk onu tatmin edemez,dokunuşlar yetersizleşir,anlamı kalmaz hiç bir hissedişin var olamıyorsan şayet.İnsan bazen birini kendi gibi hissetmek ister en az kendisi kadar yakın,en kayıtsız en şartsız,saf olanı görmek ister.
   Temiz kalabilen bir şeyleri hissetmek ister insan bu varoluşta.Hiçbir beklenti gütmeden sadece masumiyeti seyretmek.Bir sözcüğü,bir mısrayı,bir melodiyi,sıcak bir rüzgarı,yağmur kokusunun o tazeleyici ferahlığını,eşsiz gecenin karanlığını,gizemini,korkutucu serinliğini,yaz gecelerinin neşesini,kış gecelerinin bitmezliğini..İnsan bazen çok şey ister belki de.İnsan bazen sadece ister aslında.

YALNIZLIK

      Gün ağarmak üzereydi.Bütün gece uyuyamamıştı.Kafasını karıştıran milyonlarca soru vardı.Fakat o bunları düşünmüyordu.Gecenin sessizliği büyülemişti onu.Bütün kalabalıklardan arındığında sokaklar,hissedilir bir şeyler kalabiliyordu geriye.Bir kaldırım taşının soğukluğu,yağmurdan sonra esen serin rüzgarın beraberinde asfaltla karışık toprak kokusu doluyordu ciğerlerine,küçük bir su birikintisine damlayan yağmur taneleri kadar telaşlıydı,kuş sesleri kadar cıvıltılı hissetmek istiyordu hayatı en içinde fakat başı boş gezinen köpekler daha özgürdü bizlerden,daha çok gerçekle içiçeydi yaşayışları.Terk edilmiş sokağın,viraneye dönmüş bir evinin bahçesinde sığınacak yer bulduğu için mutlu olan o yalnız köpekten dahi daha fazla yalnızdı,koca kalabalıklar içinde insanoğlu.Neydi onu bu derece yalnızlaştıran dünya da?Yaratılışa olan inancını kaybetmesi mi?Hiç düşünmüş müydü ki?Belki de hiç sorgulayamayışındandı kendini, boşluğa düşüşü.Hep bir başka yerde arıyordu sebepleri başkasında bulmak daha kolay oluyordu.Benliğiyle yolculuğa çıkmaktansa bunu tercih ediyordu nihayetin de karışıktı o yollar,belki de kapanmıştı kim bilir. Biliyor muydu ki o yolları?Kaybolmaktan korkuyordu belki de.
    Tek başınayken yalnızdı ama kalabalıklarda da yalnızdı,zordu hayat.Hisleri de onu terk etmişti artık.Zevk aldığı her ne varsa anlamsızdı.Sex,para,sigara,alkol,uyuşturucu anlık mutlu oluyordu belki de ”carpe diem”di sloganı.Latin edebiyatının ünlü şairi Horatius’un bir dizesinde geçen anı yaşa,günü yakala.Peki bu muydu anı yaşamak?Kastedilen anlamı ne kadar da çıkmıştı ekseninden,günlük zevklere bir kılıf görevini üstlenmişti o kelime,artık sözlük anlamı kalkmıştı ifadelerin.Ne de olsa kaçıncı yüzyıldaydık.O derece uzaklaşmıştık hayattan,gerçeklerden hep bir kaçış.Derinlemesine düşünmemekti aslolan hiçbir şeyi,yüzelsel yaşamaktı gaye.Ne yapacağını bilememe,hayatı anlamsızlaştırma.Aynaya baktığında gözlerini görüyordu,kirpikleri,dudaklarını seviyordu.Kaç kişiyi öpmüştü bir an o geldi aklına.Elleri,parmakları,vücudu bundan öte değildi çünkü görebildikleri.Hisleri beraberinde görme yetisini de peşinde götürmüştü.Şimdi gerçekten yalnızdı.Onun olanlar onda değildi.Farkında mıydı dersiniz,sanmıyorum.Hiç onun olmuşlar mıydı?Yaratılıştan verilen her şey onun muydu?Sahiplenme eğilimi en büyük oyunuydu belkide benliğin,insanlara oynadığı.
      Her şeye sahip olmak istemek.Hep daha fazlasını,sende olanın yetmemesi,hep daha iyisini,seviyorduk ama yapmayın sizde!Kapitalist düzene alışmıştık tüketici haklarımız bile vardı üstelik.Evreni düşünüyordu.Sonsuz bir uyum.Tanrı neden yaratmıştı bizi,yarattıysa neden öteliyordu yanlış yaşayanları?Şeytan neden şeytandı,peki inanmamasına rağmen kendini neden ötelenmiş gibi hissediyordu?Biliyordu belki de bazı şeyleri fakat bildiklerinin yetmediği sorular vardı aklında bunlara cevap bulamayınca inanmamaya başladı. İnandıklarının gerekleriydi belki de onu korkutan.Yaşarken kolaydı her şey.Bu yüzden yaşadıklarına inanmaya başlamıştı.Ne mi yaşıyordu?Canı ne isterse onu yaşıyordu.Sonra da hissedemediği için sorguluyordu Tanrı’yı,yaratılışı,doğruyu,yanlışı,gerçekliği,kısaca her şeyi.Dönmesi gereken tek bir yer vardı aslında ”benliği”.Tevrat İncil Kur’an okuduğu ne varsa şimdiye kadar hiç biri tamamlayamamıştı onu.Öyleyse böyle yaşamaya devam etmeliydi.
    Gerçekten istediği zaman bulabilirdi ancak doğruyu.Gerçekten arayanlar,yalnızca bulanlardır.Delice istemeliydi belki de sevişmek gibi.En sevdiği,sahip olduğu en değerli eşyalarını istediği gibi tutkulu,ısrarcı.Belki o vakit inancı geri gelebilirdi gerçeğe dair.Günümüz insanının yalnızlığı,iç sıkıntısı,dev binalar içindeki çaresizliği,metre karelerce büyüklükte ki binalara belki de deniz kenarında ki bir yalıya dahi sığamaması bu yüzdendi.Ruhlarını hapsetmişlerdi dört duvar arasına.Sokaklarda ki kalabalıklar yanıltmasın sizi.Onlar yalnızca biz özgürüz diye bağıran,her fırsatta kullandıkları belkide kullandırdıkları bedenleriydi.Bedenini yıprattıkça ruhun terkedişi,kayıp bir benlik,kişilik yoksunluğu ve hissizleşen ”ÖZGÜR”bedenlere..
                                                                      
                                                                                          ZST.      13.04.2013        

MUTLULUK

    Küçük bir çocukken hepimize yetiyordu bir şeker,çikolata ya da bir balon.Ağlıyorsak susuyorduk,gülüyorduk mutlu oluyorduk.Neydi bize o günlerde yetipte şimdi yetemeyen?Hala mutlu edemez mi bir balon?Bu kadar mı katılaştı içimizde ki duygular?Neden içimizdeki çocukla konuşmuyoruz?Yoksa oda mı küstü bize?Yaşadıklarımızdan,yaşattıklarımızdan dolayı oda mı kızıyor?Bu yüzden mi bir balona kanmıyor?İçimizdeki çocuğu yok mu ediyoruz?Yoksa oda mı bizimle birlikte büyüyor?Neden üzüyoruz onu neden konuşmuyor bizimle neden bir şeyleri masum bırakamıyoruz?Evet içine düştüğümüz dünya bize bir şeyler sunarken masumiyeti bedel olarak mı istedi yoksa?Yoksa bizde bunu kabul mu ettik?Kaybettiklerimizi düşündük mü hiç kazandıklarımıza sevinmekten fırsat kalınca.Yapabilirdik aslında düşünebilirdik.Neydi bizi diğer canlılardan üstün kılan bu değil miydi?Peki neden düşünmedik?Çocukken mutlu olmamızın sebebi belkide düşünecek şeylerimizin azlığı mıydı?İnsanı düşünmek mutsuz mu eder ne yani?Düşündükçe mutlu olamaz mıyız?
      Bir şiiri,bir mısrayı,bir kelimeyi sevemez miyiz onu hissedip anlamlı bulamaz mıydık?Anlam ararken yoruluyor muyuz bazen?Yüklediğimiz anlamları bizde mi beğenmiyoruz zaman ilerlediğinde?Peki biz nelere anlam yüklüyoruz?Bir zaman anlamlı bulduğumuz şey nasıl oluyorda yitiriyor anlamını?Belkide yanlış şeylere yüklemişizdir anlamı hissedişi.Gerçeği aramanın yalnızca bir basamağıydı hatalarımız oysa ki.Seni sen yapan hataların.”Neden onlara üzülüyorsun” diye sesleniyor içindeki çocuk.Ne cevap vereceksin çocuğa?Ufacık bir çocuk seni teselli etmeye çalışıyor göz göre göre yaptığın hatalarına.Gülüyorsun kendine.Gülümsüyor sana çocuk.”Hadi bir oyun oynayalım” diyor ”Adı mutluluk oyunu olsun.Ben saklanayım,sende beni bul olur mu?” dediğinde durup düşünüyorsun.İçimdeki çocuğu bulmayı unutmuşum hayatın akışında yıllar önce kaybettiğin belki de saniyeler önce kaybettiklerin geliyor aklına.O çocuk orada senin onu bulmanı bekliyor ve insan bir balona sevinebiliyor,çikolatayla mutlu olabiliyor onu bulduğunda:)      
                                         
                                                                                           ZST.  13.01.2013

HİÇ

         Hiç hiç yazılır mı diye düşündünüz mü?
   Ne hissettiğinizi bilmeden öylece durduğunuz dakikalar da belki bir halı desenine belkide kaldırım taşına kitlendiği oldu mu gözlerinizin yada hissettiğinizi yaşayamadığınız en zayıf ,en sıcak, en korunaksız sadece sevgiyle bir şeyleri istediniz mi hiç?Varoluşu düşündünüz mü, en derinlemesine sizi saptıran duygularınızla yüzleştiğiniz oldu mu hiç?yaşarken neleri sevdiğinizi gerçekten biliyor musunuz peki sevdiklerinizi de sorgulayabildiğiniz oldu mu hiç?Bazen sevdiğiniz ne varsa onu bile yapmak istemediğiniz oldu mu hiç?peki bütün bunların ötesinde en sevilenden vazgeçtiğiniz oldu mu hiç?
    Sonsuzluğa inanır mısınız ,inanılmalı mı ,sonsuzluk var mıydı?hangi sonsuzluktan bahsediyoruz.Hayat olandan, hem yaşanılan hemde yaşanılacak olandan, yarım bırakılan her şeyin bir tamamlayışı olduğundan ,algılanamayacak gerçeklikten ,ruhların devam ettiği bir evrenden, saptırılmış gayelerin ve isteklerimizin ötesinde, masum kalabilen ruhlarımızdan bahsetmek istiyorum.Ruhsuzlaşmak bunu neden kullanırız yaşayışımızın körelttiği bir yerde ruhlarımız mı yoksa?Hissetmeden yaşanılan her şey eksiktir ,hiç gerçekten hissettiniz mi?Kendinize küstünüz mü hiç yoksa küsecek kadar konuşmadınız mı kendinizle?kendinize sustuğunuz dakikalar oldu mu hiç?Susunca geçti mi peki?Hiç geçmesini istemeden hissettiğiniz şeyler olmadı mı yoksa?sonunu düşünmeden yaşadınız mı hayatı o kadar cesur olabildiniz mi?
    Kendimizle dahi yüzleşemezken ne cesaretinden bahsediyoruz ki.Kızdığınız insanlar olmuştur mutlaka en kızılacak şeye dahi kızmamayı becerebildik mi hiç?Yoksa her zaman yaptığımız gibi yine mi nefsimize yenildik.Şartların neden hep iyi gitmesini bekleriz bunu düşündünüz mü hiç?kötü gitse ne olacak sanki yada iyi gittiğinde daha mı mutlu olacağız hep bu inançla yaşıyoruz.İnanmak olmayan bir şeye ,sadece bir isteğe ,yaşamadığımız aslında içinde bulunmadığın her durumu isteme eğilimi, insanoğlunun en aciz istekleri ,mutluluk sende olmayanlarla olacak inancı, oysa ki mutluluk elindekileri en iyi şekilde sahip çıkmak olamaz mıydı hiç?Sonsuz sevgi ve vericilik annelere mi aittir yalnızca.Sizin hiç bir şeyiniz olmayan biri hayatınıza girip size en anlamlı ,en hissedilir, en değerli ,en zayıf ,en aciz ,en kendisi olan hayattan,bir parça yaşatamaz mıydı kızsak bile sevemez miydik?Kötülükler karşılıklı olmak zorunda mıydı?Hissettiğin ve inandığın her şeyde sen varsın olsaydı düşüncemiz, belkide yaşayabilirdik anlamlı.
    Hata yapmak kötü bir şey olmaktan çıktıysa hata yapmamak ne anlam taşıyacaktı.Anlamını yitiren daha bir çok değeri düşündüğünüz oldu mu hiç?Bana kalırsa hiçleri düşünmeliyiz hiçler bizi her şey yapan en ince noktalardır belkide bunuda düşünmedik hiç :)
                                                                             ZST. 24.12.2012

BİLİNMEYEN.

   Farklı pencereden bakarak,farklı yerler görerek ama aynı şeyleri hissetmeye çalışarak,bambaşka kitaplarda bambaşka insanlar tanıyarak belki de farklı satırlar da farklı karakterler de aynı şeyleri düşünerek yaşıyorduk hayatlarımızı.Hep bir tamam olma isteğiyle başladığımız hayatlarımız savrulan yapraklar gibi devam ediyordu yaşamaya.Belki Londra sokaklarında pirelenmiş kimse tarafından sevilmeyen ve insanların acıyarak baktığı bir köpektik.Belki de sıcacık şömine karşısında sahibi tarafından evin baş köşesinde ağırlanan bir köpek neydi bunları bu derece farklı kılan?Peki hangisi olmak isterdik?Hiç bilinmedik yerlere gidip bütün antikacıları dolaşamaz mıydık?Kullanılmış fakat eskimemiş birikmiş,el değdikçe değer kazanmış bir gramafon kendimi bunların daha önce sahiplerini düşünmekten alıkoyamazken yılların yıpranmışlığı onu daha da değerli kılıyordu.Taş plaklar gözüme çarptı ne kadar da nostaljik bir koku vardı buranın içerisinde sararmış bir kitaba doğru uzanıyordu ellerim sanki hissetmek istercesine sanki orada yıllardır benim dokunuşlarımı bekliyormuş gibi bakıyordu.
    Kitap kokuları hep güzel olmak zorunda mı yıllar geçse de o koku hep kalsa.Antikacıdan çıkıp ilerlerken bir kahve molası iyi gelir diye düşünüp oturabiliriz bilinmedik yerlerimizden birine.Yoldan geçen tanımadık yüzlere bakmak hoşuna mı gidiyordu seninde evet hoş tanınmadık hissi.Sanki koskoca şehir senin esaretin altındaymışçasına özgür geziyorduk sokaklarda.Şehrin orta yerinde koskoca bir saat çıkmıştı karşımıza ona inat zamanı unutarak devam ettik yolumuza.Bir pencere perdesi uçuşan, minik bir ev maviye boyanan.İşte bu evde kalabiliriz yolculuğumuzun bir kısmında.Belli bir yere ait olmama fakat her yeri hissetmek nasıl bir duygu.Tahta kapıyı aralamakla birlikte eskimiş döşemelerden gelen rutubet kokusu ve bir takvim duvardan bize bakıp sene 1975 diyor.Artık bir değerim kalmadı ya da ben çok seneler gördüm dercesine.Evin arka tarafından hoş bir koku geliyor minik dökük evin arka bahçesi çiçeklerle dolu her çeşit her renk çiçek ve ev sahibinin pişirdiği tarçınlı kek kokusu adeta büyülüyordu.Kahve tarçınlı kek ve çikolata eşliğinde gezi devam ediyordu nerede miydik?Bilinmeyende..
                                                                           ZST. 07.01.2013

KIRIK KALPLER DÜKKANI



     Bu dükkan ilk insanın yaratılışıyla varoldu.Adem ve Havva.Adem yapmaması gerekeni yaptı nefsine uydu sonucunda yaptığı hatanın bedelini ağır bir imtihanla ödedi.Bu onun için büyük bir hayal kırıklığı oldu.Daha ilk insanaın hayat macerası hayal kırıklığı ile başladı.Onun hayal kırıklığı başlangıcı oldu bir nevi.
    Bu dükkan nerde,nasıl diye merak mı ediyorsunuz ya da bu dükkana kim girer kim çıkar kim ne alır veya ne verir?
    Bu dükkan diğerlerinden çok farklı bunun yöneticisi insanlar.Her insan bir kırık kalpler dükkanına sahip.Doğuşuyla başlıyor ve zaman ilerledikçe dükkanı dolmaya başlıyor.Hepimiz hayata ağlayarak başladık sanki daha önceden başımıza gelecekleri bilircesine.Avazımız çıktığı kadar bağırarak ağladık daha sonra istesekte böyle ağlayamayız zaten onunda tadını çıkarabilseydik keşke.(KEŞKELER)Ve biz ağlarken bizim yakınlarımız gülüyordu ilk hayata merhaba değişinin sevinciyle.Annen,baban,bütün yakınların...
Peki
İlk doğduğun gün sen ağlıyorken onlar senin gelme sevincin için gülüyordu fakat zaman ilerledi.Sen büyüdün.Ama değişen bir şeyin olmadığını farkettin.(FARKINDALIK)Sen ağlarken çevrendekiler hala gülebiliyor.''nasıl olur?'' diyorsun o gün mutluydu herkes.İnanamıyorsun.Ama zaman demiştik.(ZAMAN)İşte ilerliyor zaman ve ilk gerçeklerle yüzleştin.(GERÇEKLER)
     Hayatta bu hep olacak.Sen ağlarken gülenler hatta bazen seni bilerek ağlatanlar.Dükkanın işgal edilecek zaman zaman baskına uğrayacak.Bu baskınlardan hiç kırık vermeden kurtulabilirsen ne ala.Bu senin elinde.Dükkan senin.Dükkanın tanıtımıyla devam edelim.Burda herkesin bir yeri var.Sevdiklerinin,nefret ettiklerinin,imrendiklerinin,acıdıklarının...(VERİLEN DEĞER)Seni mutlu eden,üzen,güldüren,heyecan veren her şey var burada.Bu dükkanın anahtarı SEVGİ'nin elinde o kimin gireceğine,çıkacağına,ne kadar zarar verip üzebileceğine karar veriyor.Ama son günlerde ''sevgi'' de şaşkın.(ŞAŞKINLIK)Neden diyeceksiniz?Sevgi anahtarı verirken her isteyene vermiyor.Ancak senin kalbinde yeri olabileceğine inandığı kişilere veriyor.Ama geçenlerde sevgide yanıldı.(YANILGI)Güvenip anahtar verdi birine meğer o anahtarı değil,dükkanın önünden geçmeyi bile haketmiyormuş.Sevgi bunu geç farketti.Sevgi ona yıllarını verdi.Bu yıllarda sevgiye güven(GÜVEN)verdi ama sevgi nerden bilsin yıllar ne kadar uzun olursa olsun güvenin yerini tutamıyormuş.Ya da burda sevgiyi suçlamayalım.Hayatta herkesin başına mutlaka geliyor bu.Devamlı dükkanımızın müşterisi olan biri sevgiye zarar verdi.Dükkanı en içten kuşattı,ona güvendin,yıllarını verdin meğer kırmak istiyormuş seni kırdı gitti.Amacına ulaştı.Zaten dükkanın ve senin abonen olan biri en büyük zararı verebilecekler arasındadır.Artık sevgiye söyledim denetimi sağlama alacağız.Öyle her isteyen giremeyecek ve en değer verdiklerini kara listenin başına yazacaksın.Ona görede dikkat edeceksin.Neyse dükkanı fazla hasara uğramadan kurtarabildik.Bazan de camına taş atıp kaçanlar (DALKAVUK) oluyor.Bunlar hayatındaki lüzumsuz insanlar topluluğu.Takmayacaksın.Bu camıda değiştirme kararı verdik.Köpek balıklarının akvaryum camındana yapacağız.İsteyen istediği kadar taş atsın.Taşlamaların seni üzmesine izin vermeyeceksin.Dükkanı ilk açtığında bunu akıl edemiyorsun ama zaman ilerledikçe farkına varıyorsun.Herkesinde dükkanı aynı değil tabiki.Geçen birinin dükkanına girdim.Çok korunaksız,her türlü zarara açık,çabuk kırılabilir ve kıracak kişi o kadar çok ki.Allahtan tanıdıktı dükkanın sahibi.Biraz konuştuk dükkanı hakkında onu koruması gerektiğini sanırım kavradı.
     Hep dükkanın hasarlarından bahsettik aklınızdan geçecek bu dükkanın hiç tamiri yok mu?,iyi müşteriler hiç mi yok?Tabiki var.O kadar iyi müşterilerimiz var ki anlatamam sizlere.Biz yılları verip alıyordukya güveni bunlar çok farklı müşterilerimiz.Onlar bize yıllarını verdi.Tam tersi oldu ilginç değil mi?Bunlar hayatımızdan hiç çıkmayacak azınlık kişiler ve çıktığında dükkanın enkaz altında kalabilme tehlikesi oldukça büyük olanlar.Her insanda var bu müşteriden ''Anne
-Baba'' işte bu iki müşteri ne yaparsa yapsın sana zarar veriyormuş,kırıyormuş gibi gelse de sana asla zarar vermezler.Zaman zaman çok kızabilirsin hatta oldukça sıkta olabilir bu:)ama bilirsin ki onlardan asla zarar gelmez.Bu iki müşteri aynı zamanda dükkanın badigartlığınıda üstlenmiştir.
    Dükkanın tamiri kimlerin elinde bundan da bahsedelim biraz.Güvenip anahtarını verdiğin herkes dükkanı tamir edebilir.Ama tamir etmeyi seçen müşteri oldukça azınlık.Tamir edebilenlere dükkandan hisse veriyorsun.Artık senin kalbinin ortağı sayılırlar.Edilemeyince de restore ediyoruz dükkanı.Anne,baba,sevilen müşteriler yardımıyla(YARDIM)
     Her şey senin elinde.

-KEŞKELEDİK
-FARKINA VARDIK birçok şeyin
-ZAMAN ilerliyor
-GERÇEKLER'le yüzleştik
-Kime ne değer verdiğimizi gördük
-ŞAŞKINLIĞA uğradık
-YANILGIYA düştük
-GÜVENDİK
-DALKAVUKLARI aldırmadık
-YARDIM edildi

        Bunların hepsinin sonucunda dükkanın hala sağlam kalabiliyorsa,hayata umutla,güvenle,gerçekçi bir şekilde bakabiliyorsak amacımıza ulaştık demektir.
                     SEVGİ de mutlu BİZ de :)
Kendini kendin yönet,bağımsızlığını ilan et!
Hayat çok kısa ama yaşamaya değer hale getirmek senin elinde.
İPLER SENDE,DÜKKAN SENDE 
En mutlu nasıl olabiliyorsan öyle yönet.Zaman akreple yelkovanın kovalama oyunu değil.Oyun gibi görünüp çabuk geçiyor.Zaman geçmeden mutluluğun formülünü bul,hayatta yerine koy ve uygula.


                                                                                     21.02.2010
                                                                               Zeynep Sena TUNA

ROBOTLAŞMIŞ İNSANLARIN İMPARATORLUKLARI



      İnsanoğlu yeryüzüne indiğinden beri birileri doğuyor ve birileri hayatına son veriyor. Hırsları için kendi kardeşini öldüren Kabil'den beri bu böyle devem etmekte.Hala da devam ediyor.Her doğan insan sanki sonsuza dek yaşayacağım hayaline kapılıyor.Bir süre sonra bu son buluyor, Azraille karşılaşana kadar.Ne kadar ölüm haberi duyarsa duysun kendi sonunun da bir gün geleceğini düşünmüyor.Hangi birimiz düşünüyoruz ki?Onun için ben insanları imparatorluğa benzetiyorum.Her birimiz kendi başına imparatoruz.Herkes tek başına iktidar olmanın peşinde.Bütün dünyayı bizim sanıyoruz.O kadar ki doyumsuzlaşıyoruz.Ne kadar genişlerse topraklarımız bir o kadar daha istiyor nefsimiz.İmparatorluğumuz var ama bunun başında biz oturmuyoruz sadece oturduğumuzu zannediyoruz..Sonra bütün bu yalanlara kendimizde Bu imparatorluğun asıl başı kim biliyor musunuz? NEFİS.Hepimizin nefsi biz ise onun kölesi olmuşuz.Onu doyurmaya,tatmin etmeye çalışıyoruz, poh pohluyoruz, egolarımızı patlayıncaya kadar şişiriyoruz fakat o kadar büyük ki doldurdukça doluyor bitmek bilmiyor inanmaya başlıyoruz.Ölümü,yanlışı,gerçekleri,adaleti unutuyoruz.Hele şu gerçekler insanoğlunun en çok korktuğu şeylerden birisi GERÇEKLERLE YÜZLEŞME KORKUSU.Zamanla egoist,bencil bir kişiliğe bürünüyoruz farkında olmadan.Aslında kendimizle bile yüzleşemez hale geliyoruz.Kabul etmiyoruz gerçekleri zaten öz eleştiri diye bir kavram yok olmuş.Sonsuzluğa kenetlemişiz beynimizi kurulu robotlar gibi yaşıyoruz.Teknoloji harikası robot insanlar.Tüm canlı reaksiyonları gösteriyor fakat ruhu hareketleri,düşünceleri robotlaşmış.Bildiğin kurulmuş sanki.Sadece belleği ''BEN'' kelimesine odaklanmış.Hangi konu olursa olsun bu robot türünün en sevdiği ilişki ÇIKAR İLİŞKİSİdir.Zaman onu bu hale getirmiş.Etrafındakileri görmez oluyor.Allah ona sapasağlam iki göz vermiş ama bu onu kullanmak istemiyor.Bakar körlerden oluyor.''DUYARSIZLAŞMA'' bir diğer adı da.Gördüğü gerçekleri aldırmıyor, haksızlıklarda hiç sesini çıkarmıyor,dilsizlik yanı da var bu robotların.Sadece nefisleriyle konuşuyorlar.İnsan robotlar geri kalan zamanda dilsiz,kör,hatta kendinden istenilen her hangi bir yardımda sağır hale geçebiliyor.Ayarlanmış bunların hepsi.Farkındalıktan korkuyorlar,gerçeklerden,doğrulardan...Onlar için tek doğru nefislerinin emrettiğidir.Etrafına bakmaktan,doğruları görmekten hatta bence en aciz yanı sevmekten yoksun bir köle.
    Sevgi kavramı da ne yazık ki diğer kavramlar gibi yok oluyor.Kendimizden bir haber büyük bir yokluğa giden aciz köleleriz biz.Sevgi bu kavramın yok olması insanlığın sonu gibi geliyor bana ama öyle değilmiş meğer.Sevgisini yitirmiş,benliğini,kişiliğini kaybetmiş ve hala yaşayan robotlar mevcut hatta çoğunluk böyle.İlk gözünü açtığında anne sevgisini gördü.Zaman ilerledi büyüdü,aşık oldu,hüsrana uğradı beşeri sevgiyi de kaybetti.Elinde hiç bir şey kalmayınca sadece kendini sevmeye başladı.Buda onu robot hale getirmede en büyük etkenlerden biri oldu.O kadar çok hayal kırıklığına uğradı ki.En yakınlarının robotlaştığını görmek.Gözün görüyor,elin tutuyor,dokunuyorsun,hissediyorsun,kalbin belki de milyonlarca parçaya bölünüyor ama bu onu görmüyor.Çünkü o kör,sağır ve dilsiz.Buna müdahale edemiyorsun,yapabileceğin hiçbir şey yok.En sevdiklerini,en yakınlarını,beraberken belki de en güzel anlarını geçirdiklerini insan böyle kaybediyor işte.Göz göre göre,yavaş yavaş,acıyı en içinde hissederek.Sonunda bir bakmışsın yapabilecek hiçbir şey kalmamış,çoktan değişmiş her şey.Hiç bir şey düşündüğün,hissettiğin gibi değilmiş meğer.Sen bu dünyada hep tekmişsin doğduğun andan beri.Durum böyle olunca ilk başlarda yıkılıyorsun tabi daha sonra ayağa kalkıyorsun milyon parçaya bölünen kalbini o kadar sağlam hale getirmek istiyorsun ki.Bir daha kimse kıramasın.Japon Uhusundan da etkili bir yapıştırıcıyla birleştirmek istiyorsun ama nafile.Eskisi gibi olmuyor.Kin,nefret ve hayal kırıklığı onu taş hale getiriyor.Taş kalpli kavramınında oluşumu böyle bir süreçte meydana geldi diyebiliriz.Sonraları o çok kızdığın robotlara benziyorsun sende.
    Aynaya bakma korkusu buda büyük bir korku,yüzleşmek,benliğinle olan hesaplaşman bundan hep kaçıyorsun.Ayna'ya bakıyorsun ama NEFSİN'le beraberken bakabiliyorsun,GERÇEKLER'le bakamıyorsun.Aynada sadece şunları görüyorsun.Ben ne kadar güzelim yada çirkinim,ne güzel gözlerim var,ne biçim ağzım var gibi eleştirilerden başka bir işe yaramıyor ayna.Asıl görme gereken nasıl olduğun,ne yaptığın,bunlar için şükretmen gerektiği fakat bunu neredeyse hiç yapmıyoruz.
    Yemek yiyoruz,uyuyoruz,boşaltım yapıyoruz afedersiniz ama hayvanlar gibi yaşıyoruz.Allah'ın bize verdiği beyni,hayvanlardan tek farkımız olan düşünme yeteneğimizi kullanamaz hale geliyoruz.Maymunlardan var olduğumuzu öne sürenlere zamanla katılmaya başladım.Maymunlardan var olmasak ta zamanla hayvanlaşıyoruz.
                           


                                                                              11.04.2010
                                                                         Zeynep Sena TUNA